MEŞ/K/ALE

MEŞK MEŞKALELERİ KALESİ


EL-MEK

Ve kapatırlar bir defteri daha suratımıza,
henüz açılmadan!
Anlayış bekledikçe hoyrat ve suçlayıcı sözleriyle…
Üzülmek düşer payımıza!

Öğrendikçe sıkıntın artar demişti ihtiyarın biri çok küçük yaşlardayken. Ne demek istediğini tam anlayamamıştım. Çocuktum ne de olsa. Bilmeyeceksin, öğrenmeyeceksin ki mes’ud olmaya, mutlu kalmaya devam edebilesin, diye sözünü tamamlamıştı!

Açıkçası, sürekli olarak elimdeki kitaptan dolayı ve her zaman elimde bir kitap olmasından dolayı bu sözü söylediğini sanıyordum! Aradan yıllar geçti, elimde her zaman bir kitap oldu. Ama elimde kitap yokken ‘insan’lardan öğrendiklerim elimdeki iki kuruşluk mutluluğu da iç etti! Dert dedikleri asıl buymuş! Tanımını sonraya bırakmak üzere…

Özlü sözler, özdeyişler, damıtılmış sözler, aforizmalar, laflar… kitaplarını karıştıracak olsak, korku başlığı ile ne çok söz söylemiştir; yazarlar, devlet adamları, düşünürler, aktörler, anonimleşmiş atalar…

En forslusu da bilgisizlikten doğar meselesidir. Ne saçma! Aksine o bokun ne pis bir şey olduğunu bildikten sonra başlar korku! Köpek ısırığının acısını bilen, köpek tarafından kovalanmanın nasıl bir kalp sıkışması, ciğer paralanması, bacak kasılması, akıl durması, baş dönmesi yarattığını bilen adam korkar köpekten! Bir kere suyun tehlikesini yaşayan adam korkar sudan! Uzun hikâye… vardır aramızda ölümden dönenler. O korku asıl o dönemeçten sonra yaşanır, ama o da tam bir ölüm korkusu değildir! Ölüm korkusunu yaşama korkusu belki de! Misal; hiç yaralanmadan atlattığınız ama o çarpışmayı yaşadığınız bir trafik kazası düşünün; otomobilden inip ayakta durmaya çalıştığınız onuncu saniye itibariyle dizlerinizin nasıl boşaldığını, bacaklarınızın nasıl zangır zangır titrediğini bir anımsayın… Kanaatimce, ömründe çıngıraklı yılan görmemiş bir insan olarak benim, çıngıraklı yılandan korkmam beklenemez, en azından ben kendimden bu safdilliği beklemem…

Ölüm Allah’ın emri, ayrılık olmayaydı da güzel türkü sözü. Ama ölüm mefhumunun yavaş yavaş yakınlarınıza yaklaşmasının idraki insanı korku-tuyor! Çok ölüm görmüş olsanız bile, artık yakınlarınızdaki bazı insanların (doğal bir süreç içerisinde düşünüp yaşlı olduğuna kanaat getirdiğiniz) olası bir kaybına alıştırıyorsunuz kendinizi. Hele ki uzaktayken! Çok yakında olduğunuza inandığınız, SİZ istediğiniz zaman birkaç saat içinde yanına var(abil)diğiniz insanların yakınlarına bir şeylerin yaklaştığını en canlı ve ani haliyle hissettiğiniz / idrak ettiğiniz anda sizi saran KORKU! İşte bu ölüm korkusu! Ama ölümün sizin üzerinize gelmesinin yarattığı korku değil, aksine sizin çok yakınlarınızdaki insanların daha da yakınında olmasının sizde yarattığı korku bu KORKU!

Belki de GURBETTEKİ YALNIZ’ın ilk günden beri içinde filizlenen, sinsi sinsi kök salan, ne zaman çiçek açacağını bilmediğiniz, ama “şuranızda” bir yerinizde; gurbete geldiğiniz ilk günden beri her gün, her saat, her dakika bin bir emekle büyüttüğünüz ağacın ilk çiçeği işte o KORKU’yu yaratıyor-muş!

Şimdi tekrar düşünüyor insan, korktuğum şey ÖLÜM müydü, ÖLÜM’ün yakınlarımın yakınlarına uğraması mıydı, yoksa yalnızken daha da “organik” olarak yalnız kalacağımın korkusu muydu? Elbette başka endişeler de dönenip duruyor insanın beyninde; ama bir yere kadar kaldırabiliyor insan.

Kim bilir…

Bayramlığını bayramdan sonra da çıkarmayan, bayram sabahına kadar sandıklarda tutulan kıyafetini bayramdan sonra da giymenin yasak olduğu yıllarda, bunun için ana babasından izin koparmış çocuk gibi mutlu olmak hissini yitirdiğimizde belki de, eski bayramların / günlerin / dostlukların / tadını özlüyoruz!

Yazı işinin en hassas unsurudur noktalama işaretleri…
Türkiye tarihinde, ilk noktalama işaretini Şinasi’nin kullandığını belirtmek gerek. Ancak buradan yola çıkarak kimsenin aklına, bütün işaretleri bir kerede kullandığı gelmesin… Yazdığı bir şiirin sonuna nokta (.) koyarak büyük bir çığır açmıştır. Tıpkı Şair Evlenmesi ile ve yaptığı diğer işlerde olduğu gibi! Basit bir, nokta (.) ile dilin seyrini değiştirdiğini söyleyebilmemiz mümkün… Necatigil de şiirlerinde Alman imlasında bulunan - işaretini kullanırdı ki, bekleme, es verme ve Necatigilce açıklamak gerekirse ‘okurun doldurması gereken alanı açmak’ için kullanılırdı…

Asıl değinmek istediğim bu değil; çalıştığım müesseseye girip bir şeyler yazdığım ilk aylarda aldığım uyarı “biz noktalı virgül (;) kullanmıyoruz,” şeklindeydi. Verdiğim cevap ise “hayırdır kurallar mı değişti,” olmuştu ama çömezliğimizden kimse ciddiye almamıştı isyanımı. Şimdi ise, ben inadına kulanırken zaman zaman başkalarının da kullandığına tesadüf ediyorum. Ama değinmek istediğim, bu da değil…

Noktalama tikleri var. Bunlardan birisi bende de var. Tahmin edeceğiniz üzere üç nokta (…) kullanmadan bahsediyorum. Başka birçok insanda var elbette…. Şahsen içeriğini açıklamak gerekirse; “daha söyleyeceğim çok şey var ama yerim dar, vaktim dar, haliyle sizin de vaktinizi almayayım…” olacaktır ki, itiraf edin birçoğumuzda var bu!

Noktalama işaretleri öğretilirken iki nokta (..) da gösterilir meselâ, ama üç nokta (…) kadar yaygın bir kullanımı yoktur fukaranın. Sebebi bilinmez..

Peki ya iki nokta üst üste (:) ? Son zamanlarda internet veya elektronik ortamlarda daha sık karşımıza çıkıyor. Smiley yapmak için :), :P, :/ … uzar gider! Fakat meseleye düz bir mantıkla yaklaşmak istiyorum ve ardından sormak istiyorum, bu noktalama işaretinin adında bir sıkıntı var sanki…

İki nokta üst üste dedikten sonra bunu fiiliyata geçirdiğiniz zaman, aynı yere iki tane nokta işaretlemek oluyor ki, üst üste gelen tek nokta halini alıyor. En azından benim gözümde böyle bir durum canlanıyor. Şahsen “iki nokta alt alta” denmesi gerektiğini düşünüyorum. Asıl değinmek istediğim budur işte: İki nokta alt alta olmalı…

Taş üzerine önceki turlardan birisinde yazmıştım. Daha da yazacağım, çünkü taş ismiyle müsemma sağlam bir konu. Dönüp dolaşıp ayağıma dolanıyor…

Taş kelimesinin altını en fazla -dolaylı yoldan da olsa- çizen televizyon programı sanırım Çakmaktaşlar isimli efsanevi çizgi filmdi. Hanna-Barbera ikilisinin mükemmel icraatının diğer ülkelerdekine paralel olarak, bizim ülkemizde de 80’lerin sonu ve 90’ların ortası arasında yayınlanan versiyonlarındaki seslendirme ve başarılı uyarlamaları hâlâ aklımdadır.

Çakmaktaş ve Moloztaş ikilisinin soyadlarındaki önemli sembolizasyon orijinalinde de var elbette. Fred Çakmaktaş, serideki birçok maceranın fitilini ateşlerken, Barney Moloztaş (Rubble), serüvenin biraz daha sıkı hale gelmesini sağlıyordu. Taş Yatağı’nın sakinlerinin bütün isimleri değiştirilmiştir ki, Türkçe uyarlamasında en güldüğüm isimlerin içinde İbrahim Tatlıtaş tamlamasıdır ki, buna vesile olan yakıştırma Fred’in bir türkü seslendirmesidir. Ancak Taş Yatağı’nın ünlü kadın oyuncularından birisi için yakıştırılan Sharon Stone-taş hâlâ beni güldürmeye muktedir bir uyarlamadır. İbrahim Tatlıtaş kadar sağlam olamayan bu yakıştırmayı yaparken ne düşünüyorlardı çok merak ediyorum. Orijinaldeki isimlerden bir örnek vermek gerekirse tabi ki favorim: Mick Jadestone and The Rolling Boulders olacaktır! Bu örnek Rolling Stones’un kolaya kaçarak Stones bırakılmaması dolayısıyla, Türkiye ekibinin de zaman zaman elini taşın altına sokması gerektiğini gösteriyor.

Eh “taş”lı bir deyim kullanarak bitirdiğimize göre, devamını sonraya bırakmak gerek.

Fincanın dibine çöken kahve tortusu. TDK böyle diyor fakat başta kendi sözlüğü olmak üzere birçok sözlükte hakkında fikir birliği olmayan nadide kelimelerden birisi. TDK Fransızca kökenli olduğunu söylüyor -kuvvetle muhtemel bir tashih hatası söz konusu Far demek isterken Fr yazmışlar- kimi sözlüklerde “kökeni bilinmiyor” diye belirtiliyor, İsmet Zeki Eyüboğlu hazırladığı Türk Dilinin Etimoloji Sözlüğü’nde Telhe’den geldiğini ve Farsça olduğunu söylüyor, Ferit Devellioğlu Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugat’ında Telhe veya Telve’ye hiç yer vermezken Telh’in “acı” anlamını verip bırakıyor…

Ben bir sözlük yapacak olsaydım bir not düşer, kahve fincanından okunan kitapı veya üzerinde yazanları herkesin göremediği uzam içinde bir uzam… derdim. Telve deyince hemen akla kahve, kahve deyince fal, fal deyince geçmiş ve gelecek okuması geliyor ki akla, son zamanlarda müptelaları sayesinde birçok “cafe”de fal bakılır ilanlı menüler, kahve sizden fal bizden promosyonlu broşürler, falanca cafe’deki bilmem kim çok güzel fal bakıyor seni ona götüreceğim gibi teklifler ve öneriler artık dizboyu… Yalan doğru bilinmez bakan bakıyor, inanan inanıyor. Henüz gelecekten haber vereni görmedim, ancak geçmişi bir bir sayanlardan dem vuruluyor. Geçmişin geçmişte kaldığını insanların kabullenmesi zor olduğu için fal furyası da devam ediyor.

Faldan okunanların “acı” geçmişe dair olması belki kelimenin asıl anlamından kaynaklanıyor. Telh; farsça acı demek. En şekerli kahvenin bile sonunun acı olması telvenin muktediratının ispatı. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatrının olması da bir ihtimal buraya dayanıyor olabilir… Lezzetli kahvenin acı sonunda hem yüzünüz güler, hem suratınız asılır (yoksa buruşur / büzüşür mü demeliydim). Fala bakan dostunuzsa geçmişinizi bildiği için kırk yıl boyunca sizin sırlarınıza vakıf demektir… Tehlikeli!

Asya’da konuşulan kimi Türkçelerde ise Tilve kullanımıyla (kök aynı) “deli” anlamı kazanmıştır. Kimi yörelerde “acı kuvvet”, “deli gücü” dedikleri mana buradan geliyor zaten.

Telveye gizlenmiş yazıları -gerçek manasında- okumak bir maharet. Üç vakte kadar yaşanacaklar hangi zerrenin arkasına gizlenmiş görmek imkansız. Belki de telvenin kökenindeki muğlaklıktan kaynaklanıyor. Sözlüklerimiz fikir birliğine vardığı zaman, üç vakte kadar başımıza gelecekler de ortaya daha net çıkacaktır belki de!

Falınız fallansın, bahtınız telve gibi acı olmasın…

Taş. Tek hecelik ve kuvvetli vurgusuyla karşıladığı cismin görüntüsünü de gözümüzün önüne getirebilen, bir görselliği olan kelimelerden birisi Taş. İngilizcesi Stone da en az Taş kadar etkili… Taş dediğin, şöyle on santim büyüklüğünde yaklaşık yarım kilo ağırlığında, siyahımsı bir griliği olan sivri yanı daya çok küçük kaya parçası! Bu tamamen benim tanımlamam… Şayet kimi yörelerdeki DAŞ kullanımı, kanaatimce yuvarlak hatlı “taş”ları kastediyor…

Konar göçer dönemlerde, olası bir dere kenarında görülen def-i hacetin akabinde o dönemde şimdiki gibi, tuvalet kağıdı, peçete, ıslak mendil… bulunmadığı için taharetin büyük kısmını yuvarlak hatlı daşlarla yapılırmış… Kimi yere esprilerde “daş yok mu daş!” kullanılmasının sebebi de buralara dayanır. Hani bir kabahat ettikten sonra “sıçtık” durumu yaşandıktan sonra şayet çevrenizde birileri “daş yok mu daş” diyorsa sırf bundandır…

Bu boktan detayın akabinde taş mefhumunu derinlemesine incelemek bir kerede hallolmayacağı gibi, tez konusu olacak kadar geniş! Stonehenge, Uluru, Yellowstone, Nişantaşı, Dikilitaş… kullanımlarından tutun deyimlere kadar uzanan, mezarlarımızda kullandığımız taştan oynadığımız taşlara kadar geniş bir satıhta yer alıyor taş! Hangi birinden anlatmaya başlamalı… Bu bile korkutuyor bazen insanı, yoksa hiç anlatmamalı “taş” mı kesilmeli?

Edebiyatta “taşlama” fiili taşlamayı da göz önüne getirmemize sebep oluyor çoklukla. Halk edebiyatı şiir formlarından birisidir taşlama, ama şiir olmadan uygulananları da vardır. Yarı yergili, yarı hicivli eleştiri mahiyetinde bir şeylere tepki göstermek için koşulan bir biçim taşlama… Şeytan taşlama veya idam şekli olarak taşlayarak öldürme de bunlardan birisi değil mi. Ki ilk cezalandırma biçimlerinden birisidir taşlama! Çarmıha germeden bile evveldir taşlanma / taşlama! Zira bir arketip gibidir adeta, bir köpek saldırdığında ilk koruma unsuru yerdeki taştır akla gelen, yahut çocukken bir kavgada mağlubiyete giden birisi durumu lehine çevirebilmek adına yerden aldığı bir taşı hasmına fırlatarak en kıymetli yoldaşını yardıma çağırmıştır. Taş’ı!

Taş’ı şimdilik bırakıyorum yerine, sonrası gelecek…

Aklınıza hemen muzır “el hareketi” gelmesin. Neticede Eminem olmaya özenen kimse yok burada. Zaten ülke sınırları içerisinde “orta parmak” yordamıyla hareket çekmek yeni yeni aşinalık kazandığımız bir şeydir. Amerika’da ve Avrupa’nın birçok ülkesinde “siktir git” manasına gelen el orta parmağının dik konuma getirilip, diğerlerinin kapatılması suretiyle gerçekleşen hareket ülkemiz sınırları içinde umumiyetle, yumruk şekline getirilmiş elin, işaret ve orta parmağının arasından baş parmağının en az ilk boğumunun çıkarılması suretiyle gerçekleşir ki, büyük araçlara işaret edildiğinde “kaptan tekerleğin arasına taş sıkışmış” manasına gelmesiyle beraber umumiyetle “siktir git” manasına çıkmaktadır.

İngiliz “siktir git” demek için yalnızca orta parmağını kaldırmaz, işaret parmağını da yanında tutup hafif çengelleştirilmiş bir eğimle ve elinin tersi hasmının göreceği şekilde gerçekleştirilmektedir ki, İngiliz Okçu birliğinden kalma bir gelenektir. Churchill’in yaptığı Victory (V) hareketi de aslında buradan ilham alınarak gerçekleşmiştir…

Konunun buralara kadar gelmesi kaçınılmazdı ama çok da gerekli değildi belki… Yıllardır dikkat ettiğim bir şeydir. Elimize bakıp müstakil isimler verdiğimiz (işaret, serçe, yüzük, baş) parmaklarımız içinde bir tek orta parmağa “konum” itibariyle bu ismi vermişiz. Baş parmak da konum itibariyle bu ismi almıştır yanılgısına düştügüm vakit biraz kurcaladığımda, boyutları ve hareket kabiliyetindeki zenginlik ve hattâ diğer parmakların da birçok hareketi yapabilmesinde (tutmak, ezmek…) en aktif rolü oynayan parmak olduğu için, hasılı kelam “lider” yapısı dolayısıyla bu adı aldığını keşfettim.

Eldeki durum böyle, peki ayaktaki durum… Bizzat kendim, çevremdeki insanlar ve hasbel kader sorduğum pek çoğu ayak baş parmağının yanındaki parmağa da “orta parmak” diyorlar. Hattâ Botticelli’nin Venüs’ün Doğuşu isimli eserinden sonra Rönesans sanatçılarının ve birçok estetin “ideal vücutta ayak orta parmağı baş parmaktan uzun olmalıdır,” ifadesi bunun yaygınlığının da göstergesi… Anadolu’nun bilhassa Doğu bölgelerindeki bir inanca göre de, ayak baş parmağının yanındaki parmağı (ayak orta parmağı) uzun olan insanlar şanslı olurlarmış… Şansa dair diyebileceğim bir şey yok, tek merak ettiğim, neden Orta Parmak? Yeri ortada değil, uzunluğu eldeki gibi belli bir standarda sahip değil (çoğunlukla ayak baş parmağından kısa oluyor…) ama neden Orta Parmak?

Terzi çıraklığı yaptığım günlerde kendi kendime öğrendiğim (ustamın iğne ve ip hareketlerine bakarak) ilk şey ilik örmekti. Doğru / düzgün bir iliğin örülmesi mesele addedilirmiş ve bunu kendi kendime başarmanın ödülü olarak, hemen makina başına geçebileceğim söylenmişti. Ütü, teyel veya tela işlemeyi artık saymıyorum.

Sizi bilmem ama bana ilişki kelimesini çağrıştırıyor ilik. Aynı kökten gelmelerinden olabilir tabi. İlik, ilişik, ilişki, ilgili, ilmek (ilmek örmek), il-… Düzgün örülmüş bir ilik, iki yakanın bir araya sorunsuz gelmesinde, düğmenin içinden rahatça geçmesinde, onu sıkı tutabilmesinde, dışarıdan gelecek dış etkenlere karşı önlemin alınmış olmasında en önemli unsur olarak karşımıza çıkacaktır… İlişkiye ne kadar benziyormuş değil mi… İlik için, düğme deliği, düğme deliğine de kimi yerlerde, “düğme evi” denmesinin de bir sebebi olsa gerek.

İlik kelimesi kimi Anadolu ağızlarında “temiz” manasına gelmektedir ki, çok meşhur “ilik gibi…” sözü aslında bunun altını çizmek içindir. Kıyafetlerdeki ilik ile kemiklerdeki ilik arasında da muhakkak bir bağlantı kurulabilir. En azından hayati önemi dolayısıyla… Mecazi olarak iliği kurumuş bir insan ile kıyafetindeki iliğinin örgüsü sökülmüş bir insan aslında birbirine ne kadar benzer durumdadır hattâ…

Belki gerçek, belki kurmaca bir itiraf: Bütün ayrılıklardan sonra, elime iğne ipliği alıp, yeni ve sağlam bir ilik örmek çabası da buradan kaynaklanıyor sanırım…